Hukuk ile olgu(fait) arasındaki ilişki eskiden beri hukuk teorisinin gündemindedir. Hukuk üzerine düşünüldüğünde ‘olan hukuk’ ve ‘olması gereken hukuk’ arasında yapılan ontolojik ve semantik ayrım öne çıkmaktadır. Olgu üzerinde düşünüldüğün de ise, hukuk ve teamül ayrımı önem kazanmaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, hukuk, fiili durumların eseri olmadığı gibi, fiili durumların meşruluk aracı da değildir. Gerçi, bu ayrım bazı durumlarda kolay anlaşılabilir açıklıkta ortaya konamaz ise de, bir çok durumda, ‘olgu’nun, hukuken olması gerekenle örtüşmediği basit bir gözlemle görülebilecek kadar belirgindir[1]. Olgu, çoğu zaman bir “oldu bitti”den ibarettir. Hukukun bir ‘oldu bitti’ olarak gösterilmesi, ‘olgu’ya önem verenler tarafından bile savunulabilir bir durum değildir. Denilebilir ki, hukuk, fiili durum(olgu) yadsındıkça ortaya çıkan ‘şey’dir. Ancak, bu ayrımın bir çok ciddi probleme de yol açabildiği, özellikle ‘teamül’ anlayışına bağlı kalındıkça, sorunların daha da çetrefilleştiği görülmektedir. Teamül kısaca, belirli bir süre boyunca tekrar edilen ve uyulması zorunlu olan pratik(uygulama), anlamına gelmektedir. Tanımdan da kolayca anlaşılacağı üzere, ‘pratik’(uygulama) gibi, ‘zorunluluk’ta(opinio juris) gerçekte salt bir fiili durumdan ibarettir. Şimdi soru açıktır: Nasıl olur da, hukuk idesi, fiili durum yadsındıkça ortaya çıkan bir “şey” olmasına karşın, bir pratik, sadece vuku bulduğu için uyulması zorunlu hukuk kuralı haline gelebilir? Prof. Dr. Hasan Nuri YAŞAR
Lütfen aşağıdaki web sayfalarına gidiniz:
8 Ocak 2011 Cumartesi
Anayasa hukuku kavramları üzerine II anayasa teamülü
Hukuk ile olgu(fait) arasındaki ilişki eskiden beri hukuk teorisinin gündemindedir. Hukuk üzerine düşünüldüğünde ‘olan hukuk’ ve ‘olması gereken hukuk’ arasında yapılan ontolojik ve semantik ayrım öne çıkmaktadır. Olgu üzerinde düşünüldüğün de ise, hukuk ve teamül ayrımı önem kazanmaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, hukuk, fiili durumların eseri olmadığı gibi, fiili durumların meşruluk aracı da değildir. Gerçi, bu ayrım bazı durumlarda kolay anlaşılabilir açıklıkta ortaya konamaz ise de, bir çok durumda, ‘olgu’nun, hukuken olması gerekenle örtüşmediği basit bir gözlemle görülebilecek kadar belirgindir[1]. Olgu, çoğu zaman bir “oldu bitti”den ibarettir. Hukukun bir ‘oldu bitti’ olarak gösterilmesi, ‘olgu’ya önem verenler tarafından bile savunulabilir bir durum değildir. Denilebilir ki, hukuk, fiili durum(olgu) yadsındıkça ortaya çıkan ‘şey’dir. Ancak, bu ayrımın bir çok ciddi probleme de yol açabildiği, özellikle ‘teamül’ anlayışına bağlı kalındıkça, sorunların daha da çetrefilleştiği görülmektedir. Teamül kısaca, belirli bir süre boyunca tekrar edilen ve uyulması zorunlu olan pratik(uygulama), anlamına gelmektedir. Tanımdan da kolayca anlaşılacağı üzere, ‘pratik’(uygulama) gibi, ‘zorunluluk’ta(opinio juris) gerçekte salt bir fiili durumdan ibarettir. Şimdi soru açıktır: Nasıl olur da, hukuk idesi, fiili durum yadsındıkça ortaya çıkan bir “şey” olmasına karşın, bir pratik, sadece vuku bulduğu için uyulması zorunlu hukuk kuralı haline gelebilir? 20 Aralık 2010 Pazartesi
Devlet ve Toplum
Devleti sevmek gerek! Devleti sevmek, sadece, her ne olursa olsun, onun bir kurum ya da mücerred bir kavram olarak yüceltilmesi, kutsanması demek değildir. Devleti sevmek, rasyonel bir biçimde, bir yandan onun ölçüsüzce eleştirilip yargılanmasına ve hatta hırpalanmasına üzülmek demek olduğu kadar, Devlet karşısında haksız yere çaresizliğe düşenlerin kızgınlığını da anlamak demektir. Devlet, ne üzerinde var olduğu topraktan ne de hükmettiği insanlardan ayrıdır.
Devlet karar ve uygulamalarında yurttaşları aleyhinde olduğunda bile, eğer tarafgir ya da insanların endişelerine sağır değilse, kendisine olan sevgide bir eksiklik oluşmaz. Devlet ancak uygulama ve iradesi ile vatan ve millet sevgisini sarstığı zaman sevgisini kaybeder. Biz her seçimden sonra irademizi devlete emanet ederiz. Devlet’in de bu iradeye seçime kadar saygı duyulmasını sağlaması gerekir. Devlet anayasal bir düzen içinde anlam budur. Hatta Devlet anayasanın bizzat kendisidir. Anayasal ilkelere uyulması devletin varlık nedenidir. Eğer anayasal ilkeler göz ardı ediliyor, çarpıtılıyor ve anayasayı yorumlayan kurumlar baskı altında kalıyorsa, devlet anlamından kaybediyor demektir.
