2 Aralık 2010 Perşembe

Devlet, yurttaş ve vatan

Devletimizin, bilgi ve özgüvenin birlikteliğinden, oldum olası, hoşlanmadığını düşünürüm. Bilgi ve özgüven sahibi yurttaş, Devlet bakımından talepkâr ve iddialı bir tipe tekabül eder. Oysa Devletin kolaylıkla yönlendirmek için özgüvenli ama az bilgili, yani "cüretkâr" insana ihtiyacı vardı. Bu bakımdan Anayasalarda yazılan yurttaşlık tanım ve değerlerinin hiç bir anlamı yoktur.Devletin özellikle bilgi karşısındaki korkusu olayları ele alış tarzındaki tutumundan kolaylıkla anlaşılır. Okumak için istenilen ortamı sağlamayı hep ihmal etmiştir. Örneğin, bütün kamu görevlilerine yazlık kamp yerleri tahsis etmeyi ihmal etmemiştir ama üniversite kütüphanelerine bile kitap, dergi alımı için bir bütçe ayrılmasını planlamamıştır. Bugün kamu üniversite kütüphanelerinin durumu gelişmiş ülkelerinkilerle mukayese edilmeyecek ölçüde içler acısıdır. Yine yıllardan beri bilimsel araştırma için istihdam ettiği araştırmacılara ancak yaşayabilecek miktarda ücret vermiş, araştırma konusu olarak bilimsel materyalleri sağlamayı da hep ertelemiştir. Kişisel kütüphanem benim alanımda tanıdığım kamu üniversitelerinkinden daha zengin durumdadır. Öğrencilerle ilişkisi de zaman zaman acayiplikler gösterir Devletin... Sürekli bir denetim düşüncesiyle, kamu yayıncılığını desteklemiş ancak ortaya çıkan sevimsiz kitapları da (konu, yazar, kapak ve baskıyı kastediyorum) kimseye okutamamıştır. Kitap ve dergi yazarlarını gizli silahları olan saldırgan konumunda değerlendirerek kontrol altına almak istemiş, bu mümkün olmadığında da hapis ve/veya sürgün cezalarına çarptırmıştır.   Kamu kaynaklarını bir elini içinde tuttuğu büyük basına aktarmış, küçük şehirlerde yerel basının gelişmesini umursamamış, hiç bir şekilde desteklememiştir. Devletin bütün yayınlar karşısında genellikle "kamusal endişe" içeren bir tarafta konum almasının, resmi ideolojinin korunması kaygısının öne çıkarılması dolayısıyla aslında bunun çoğu zaman bu kaygıyı ciddiye almış görünen iktidar partisinin yandaşlığına teslim olmakla eş anlamlı olduğu hep gözden kaçırılmıştır. Kamu imtiyaz ve kaynaklarından en fazla yararlanmayı başaran yayıncılık anlayışı da bu ikili baskı düzeninin sürdürülmesine alet olmaktan başka bir sonuca yol açmamıştır.Ülkemizde, insan hakları ve hukukun üstünlüğü anlayışının gelişmesi, çoğunlukla azınlık görüş ve direncinin kırılamaması sonucunda gerçekleşmek zorunda kalmış ve en kısa zamanda vaz geçilebilecek tavizler olarak görülmüştür. Ancak çok şükür ki, bu ümidi besleyenlerin kısa zaman algısı,  bazı politikacıların genellikle toplumun bile anlamakta zorlandığı bazı manevraları yoluyla, kendi ömürlerini aşan süreçleri kapsayacak biçimde uzamış ve geri dönüş çabaları şimdilik engellemiştir. Dolayısıyla, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyimi sürekli biçimde gerçekleşmiştir.

Gramer derslerinin öğretiminde batı dillerinin gramatikal yapı analiz yöntem ve kavramlarının neredeyse birebir kullanılması dolayısıyla Türkçe dil bilgisi düzeyi bütün gelişmiş toplumların altında kalmıştır. Tarih kitaplarını ve Emin Oktay tarihçiliğinden bahsetmeyeceğim bile...  Ancak bütün bunların altında yatan gerçeğin, sadece yetersizlik olmadığı, milli eğitimin özgün amacından daha çok yukarıda eleştirdiğim cüretkar yurttaş tipinin tercih edilmesi ve böylece kolaylıkla milli güvenlik kavramı etrafında toparlanma amacı olduğunu düşünüyorum. Özellikle yıllar sonra Milli Güvenlik Kanununun metni okuyunca bu düşüncem daha da pekişmiştir. Bu kanun Anayasanın değiştirilemez ilk üç maddesinin AYM tarafından ele alınışında olduğu gibi, her türlü fikir ve düşüncenin milli güvenlikle bir ilgisini buluyor, sanattan edebiyata, tarihten turizme, sosyolojiden felsefeye kadar her türlü zihni süreci bu çerçevede kamu düzenine yerleştiriyordu. Bu yaklaşımın altında yatan neden ise, askeri eğitimden geçmiş kurmay albayın sadece aldığı ücret bakımından değil, eğitim bakımından da her düzeydeki yurttaştan hatta bir profesörden daha ileri, bilgili, çağdaş ve aynı zamanda devlet ve vatana daha bağlı olduğu gibi yanlış bir kanaatin devlet ve siyaset katlarına bir biçimde kabul ettirilmiş olmasıydı. Ülkenin her konuda en iyi yetişmiş kesiminin subaylar olduğu inancı, onların da zaman zaman yönetime el koyarak, bize, ülke nasıl yönetilir, uygulamalı olarak gösterme arzularını kamçılamaktaydı. Oysa meslekleri gereği, subayların gerçek hayatla ilgileri son derece sınırlıdır. Üstelik meslekleri dışında işlerle meşgul olmaları, mesleki yeterliliklerini de olumsuz biçimde etkileyecek bir unsurdur. Bir dönem, üniversitelerin mastır ve doktora programlarının polis ve subaylarla dolması beni hep şaşırtmıştır. Zira bu merak sadece mesleki gelişim amaçlı olmayıp, emeklilik sonrası hayatın üstü örtük planlanmasının kamu parası ve mesai saatleri içinde gerçekleşen türünden başka bir şey değildi.  Devlet ve toplumu gerçek anlamıyla ancak, yeterli ve evrensel düzeyde eğitim ve öğretim almış kimseler savunabilir. Kapalı devre bir yapı içinde dünyada yaşanan olayları ve gelişmeleri analiz ederek anlamak mümkün değildir. Dahası bu durumlarda hemen aşırı milliyetçi hatta ırkçı duygulara kapılmak kolaylaşmaktadır. Son zamanların çok rastlanılan kavramı ulusalcılık da bunların bileşkesi oluyor. Bu ulusalcı görüşlere yakın ve bu görüşlerini Harb Okulu öğrencilerine anlatmakta olan bir tanıdığım şöyle söylemişti: "Ülkemizin kurtuluşunun çaresi, herkesin kendi alanında, İsrail'de olduğu gibi, askeri ihtiyaç ve amaçlara uygun üretim yapması ve yine herkesin Çin'e benzer biçimde bir rütbe içinde yaşamaya alışmasından geçmektedir." Böylece milli duygular ve vatandaşlık görev bilinci en üst düzeyde hissedilebilecekti.  Herkesin düşüncesi kendine!Ben her zaman "vatan" ve "vatanseverlik" kavramlarını tercih ederim. Bu aynı zamanda bir sınavdır. Herkesin vatanını severken yapabileceği şeyler vardır ve bunların ne olduğunu hemencecik anlamak mümkündür: mesleğini en iyi biçimde yapmaya, kaliteli üretime, dürüst ticarete, ahde vefaya, farklı ama eşit olma inancına, özgür düşünceye, üzerinde yaşanılan vatan toprağının işlenmesine, ağaçlandırılmasına, sulanmasına, en güzel biçimde imar edilmesine, düzgün cadde ve yollar, ortak alanlar, park ve bahçeler yapılmasına ve üzerinde sağlık, refah, barış ve zarafet içinde yaşanmasına adanan her an ve emek vatanseverliktir ve bunu anlamak için vicdanların içine değil, vatana yukarıdan şöyle bir kuş bakışı bakmak yeterlidir. Bu bakımdan saydığım işaretlerin belirsiz ya da yetersiz olduğu yerlerde en az sayıda vatanseverin olduğunu söylemek yanlış olmaz...

0 yorum: