Cunda, [25.06.2010, photo by hny ©]
Cunda'dayız. Ülkemiz 80 seksenli yıllarda doğmuş çocuklarının terör kurşunlarına hedef olmasına ağlıyor, Cunda'nın seksenli yaşlardaki sakinleri ise dalya demeye ramak kalmışken hayata veda eden İlhan Selçuk'a. Üzüntülerini anlamaya çalışıyorum. Ama beni asıl ilgilendiren hayat ve ölüm hakkında tutumumuzun sürekli belirsizliği. Batılılar doğu kafasının telmihe müsait olmadığını söylerler- haksız olarak- ama bu cenazede her şey mücerred biçimde gelişiyor. Sadece ölüm üzerinden yapılan ticaret hiç değişmiyor. Ayrıca, iyice geçmişte kalmış eski bir okuru olarak, bu kadar Cumhuriyet okunan başka yer var mıdır diye, safiyene merak ediyorum. Yıllar önce İlhan Selçuk'la bir davada ironik biçimde birlikte yargılandığımız aklıma geliyor aniden. Derinden gelen merhamet hissi daha da güçleniyor bu anıyla. Telmih, retorik ve metafor, hepsi bir arada bu ilişkide...
Sonra adanın üzerinden güneşin batışını izlemeye çıkıyoruz. Biraz sonra ışıkları görünecek Ayvalık hiç bir etki bırakmıyor üzerimizde, buraya o kadar uzak o kadar yabancı Balıkesir'in ise sadece bir anı değeri var belleğimde... Elimdeki kitabın sayfaları üzerinden dönüp yine gurûba yönelmiş olarak biraz sonra kapkara gecenin içinde kaybolacak olan Masis'in Tavuk Adasına bakıyorum, aklımda bir başka dava süreci canlanmış olarak. Cunda'nın her yani işgal altında görünüyor. Patriça koyu nasıl da nasibini almış olan bitenden.
Burayı bahar ya hiç terk etmiyor ya da bir daha gelmeyeceği için ayak sürüyor diye düşünüyorum zakkum çiçeklerine bakarak. Ne de çoklar! Üstelik bir tek manolya bile ortalık yerde görünmüyorken zakkum çiçeklerinin böyle şımarık, böyle arsız açışını garipsiyorum. Kendi bahçemize gidiyor aklım: her ikisinin çiçeklerinin bir birini süzerek ormana bakmasını hatırlayıp gülümsüyorum.
Biraz sonra antikacı dostumuz, "neden bir taş ev almayı düşünmediğimizi soruyor", cevabımız yok... Çünkü henüz başka sorulara da cevap bulabilmiş değiliz. Üstelik aramaya başladığımız da belli değil. Zorlanarak "siz arayın, bakarsınız alıvermişiz" diye alçak bir sesle söylenip uzaklaşıyorum. Taş Kahve'de ay ışığının yansımaya başladığı dalgalara bakarak sakızlı kahvemi içmeye gitmeliyim diyen insiyakların etkisinde uzaklaşmaya yelteniyorum. Allah'tan yeni bir müşteri geliyor ve serbest kalıyoruz.
Cunda'da geçmişte deniz toprağı esir almışken şimdi gelişigüzel serpilmiş acayip görünümlü yapılar tükendiği söylenen taş binaların kötü taklitleriyle birlikte buranın soluğunu kesiyor. Cunda'da sabah, Cunda'da öğlen ve Cunda'da akşam, ama ille de akşam. Başım dönmüş olarak bir de çay söylüyorum balık lokantalarının arsız çığırtkanlarına bakarak ve sonra sessiz ve hızlı adımlarla arabama doğru yürüyorum.
Dünyayla ilişkisini kesmiş Assos'a vardık. Esrik halde doğrudan arşa dönük bir yüzü, antik tarihe bakan bir kalbi var. Aristo'nun kenti olduğuna kim şahitlik edecek? Aristo ile en az ilişkisi olanların yazlıkçılar olduğu fikrine kapılmama neden oluyor ortam. Belki de sadece kimsenin beğenmediği yaşlı yörük kadının bir bildiği vardır diye kendi kendime gülümseyerek düşünüyorum. Buna bir açıklama bulamıyorum.
Uzun bir yolculuktan sonra arabayı feribottan indirirken Bozcaada'nın iki küçük camiinin minarelerinin bizi selamladığını hissediyorum. Alaybeyi ve Köprülü Camilerinin adayı sahiplendiğini yaşlı çınarın altındaki kahvede çay içerken de düşünüyorum.
Bozcaada, [25.06.2010,photo by hny ©]
Havanın esrikliği toprağın kokusuna karışmış. Çıplak kıyıyı ve limanı yalayan rüzgar tepelerin arkasına sinmiş ovanın üzerinden kuş uçuşuyla geçerken, ağustos bozumuna hazırlanan çavuş üzümü bağlarında yaprakların ucuna dokunamadan Ege'nin doğusundan batısına geçiyor.



0 yorum:
Yorum Gönder