4 Temmuz 2010 Pazar

Yargı aparatının bağımsızlığı

www.derkenar.com/yazar/yargi-bagimsiz-degil-ne-demek/

Yıllar önce "ikiz" makaleler diye adlandırdığım iki makalemden yukarıda bağlantısını verdiğim yayımlandığında, görünüşte ekseninde benim bulunduğum ama aslında makalelerde ele aldığım hususların yakıcı etkisinin gerçek odağı oluşturduğu geniş tartışmalara, bir çok çarpıtmayla olsa da yol açmıştı. O zaman yeraltı dünyası ile ilişkili bir başkan-yargıç tipi her adli yıl açılışında bir taraftan devlete nutuk çekmekle meşgul olurken diğer taraftan yargı bağımsızlığı istiyoruz diye bağırmayı itiyat edinmişti. Bugün o yargıç tipiyle arasında mesafe koyup koymadığı belirsiz kalmış yeni bir yargıç grubunun üyeleri yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmak istendiğini haykırmakla meşguller. Yargı o zamanlar bağımsız değilse ne zaman bağımsız oldu da şimdi bu bağımsızlığını kaybediyordu? Bağımsız olmadığı o zaman ile bağımsızlığını kaybettiğini söyledikleri bu zaman arasında neler olup bitmişti?

Ben her zaman yargının bağımsızlığının tarafsızlığından geçtiğine inanırım. İnanmayanlara da bir çok farklı örneği mevcut olmasına karşın en tipiğini gösterdiğini düşündüğüm Fransız Danıştay'ının üyelerinin statüsüne bakmalarını tavsiye ederim.  Ülkemizde, yargı bağımsızlığını öne çıkaran görüşlerin altında çok defa, yargıçların aslında istedikleri gibi karar vermek hak ve yetkisine sahip oldukları imasıyla birlikte herkese yönelik bir tehdit yattığını düşünmüşümdür. Nitekim hükümetlerle istedikleri uzlaşmayı sağlayamadıkları her durumda, özellikle yüksek yargı organları akıl almaz kararlar vermişlerdir. Bu bağlamı dikkate alarak, Anayasa Mahkemesi'nin demokrasinin evrensel tanımını red eden kararları okunabilir(1984-1988). Neredeyse her kararı, İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yanlış bulunan bir yargı düzeni buradaki ne de olsa!

Yakın tarihe bakıldığında, yargının bağımsız olmadığının en bilinen simgesel işareti, yargıçların askeri brifinglere katılmaları ve aklı kendi mesleğine yetip yetmediği bilinmeyen kimselerden hukuk dersi almalarıydı. Akılları karışmasın diye sosyologlardan uzak duran kişilerce programlanan bu brifinglerin ardından yargıçların birden bire akıl almaz kararlar vermeye ve yargı bağımsızlığı talep etmeye başladıkları ortaya çıktı. Bağımsızlığın temel unsurunu ise henüz özlük işleri ve daha kısa ifadesiyle maaş artışları oluşturmaktaydı. Sonra brifinglerin amaçladığı sonuçların toplumun elinin tersiyle itildiği günler yaşandı ve brifing hukukçularının mahkum ettiği kimseler iktidara geldi. Yüksek yargıçlar, her türlü değişikliği denetlemeye ve ilk fırsatta iptal etmeye başladılar. Brifing bağımlısı yargıçlar nasıl olmuşsa birden bire sihirli bir değnek değmişçesine 'bağımsız' hale gelmişti!

Muhalif kesimler, daha yeni bağımsız olmadığını kendisi haykırmaktan yorulmuş yargıya güvendiklerini, yargı aparatının rejimin, hayat tarzlarının ve ülkenin varlığının garantisi olduğunu söylemeye, hepimize "yahu ne bağımsız güçlü yargımız varmışta haberimiz yokmuş" diye düşündürtmeye çalıştılar. Önce bu mesele anlaşılamadı. Herkes şaşkındı. Bir kısmımız "ne zaman bağımsız olmuşlar" diye sorar, diğer bir kısmımız "yok canım, her an iktidarın emrine girmeye hazır bekliyor olmalılar" diye düşünüyorken, hiç kimse bu söylemin daha sonra basın yoluyla sahneye konulacak "yargı bağımsızlığı elden gidiyor" propagandasının hazırlık aşaması olduğunu anlamadan operasyon gerçekleşti ve şimdi toplumun önemli bir kesimi de bu riyakarlığa kanmış görünüyor.

Gerçek şu ki, bir türlü hukuk devleti olamayan Türkiye'de yargı asla bağımsız olamayacak biçimde 'güç' sahiplerine göbeğinden bağlı durumdadır. Öyle ki, hükümet bu güç sahiplerinden sadece biridir. Geriye, yüksek yargı mensupları, hsyk, sermaye kesimleri, medya ve nihayet sivil ve askeri üst bürokrasi gibi daha geniş kesimler kalmaktadır. Üstelik bu bağımlı olma hali, tek tek yargıçların kişiliğinden soyut ve doğal bir sonuçtur da aslında. Zira ülkemizin hukuk ya da yargı düzeni yargı bağımsızlığı gibi çok yüksek bir kavramı taşıyabilecek kalite ve kapasiteye sahip de değildir. Bu sonuç hukuk devleti olmamaklığımız yanında, hem alınan eğitimin yetersizliği hem adalet tutkusunun zayıflığı hem de şarka ait bir çok hususiyetin sürüp gitmesinden dolayı böyledir. Yargısal karar verme gücü netice de bazı kesimler tarafından pazarlama aracı olarak kullanılmak gibi bir talihsizliği de barındırıyor olduğundan, burada ayrıca hangi türden olursa olsun inanç ya da ideolojik gerekçelere dayalı istismarları saymayı bir yana bırakıyorum.

Herkese şunu sormak isterim: her ikisi de kanunların uygulanması ve yorumlanması olarak tanımlanabilecek bir fonksiyon gören idareciler (İdare) ile yargıçlar (yargı) arasında nasıl bir fark olmak zorundadır? Bu sorunun ayrıntılı cevabının yeri burası değil ama en basit cevabı, yargıçların idareci gibi taraf gözeterek karar vermekten kaçınma yükümlülükleridir. Yani yargıçlar takdir yetkisine sahip olmadıklarından, rejimin, hayatın, hatta anayasal düzenin garantörü olmak sevdasından vazgeçmek; devletin değil, devleti de üreten hukukun temsilcisi olduklarını unutmamak zorundadırlar. Bunu da ancak kanunları adalet idesi doğrultusunda tam anlamıyla uygulayarak yerine getirebilirler.

Burada hükümetlerin yargı organlarını etkilemek çabalarının olmadığını söylemek de gerçekçi olmaz hatta gerçeği gizlemek anlamına bile gelebilir. Ancak, mevcut yargının adalet kavramını yücelttiği görüşü de bu ölçüde gerçeğe aykırılık oluşturur.

0 yorum: