4 Temmuz 2010 Pazar

Zeytindağı


'Zeytindağı', çok farklı açılardan okunabilecek bir kitap. Bazı tanıdıklarım benim bu kitaba olan ilgimi anlayamıyor, hatta eleştiriyorlar. Bense, Zeytindağı'nı okumadan insanın nasıl olup ta aydın, münevver ya da entel olabileceğini anlamakta zorlanıyorum. Zeytindağı, sadece bir anı, tarih veya anlatı kitabı değil, kanımca erkenden yayınlanmamış olsaydı, yazar Falih Rıfkı tarafından bile yazılmaya cesaret edilemeyecek bilgiler, bir biçimde iç sansürden kurtulmuş gözlemler içeriyor. İmparatorluğun, kurumların, her türden insanımızın ve  geleceğimiz üzerinde oyun oynayan küçük insanların kısa tasvir ve tenkidini içeren bir eser... Biteviye tekrarından sıkılmış bizlerin, bu eseri okurken bu küçük insanlardan hala kurtulamamış bir ülkenin çocukları olduğumuzu hissetmekte ayrı bir ironi...

Zeytindağı niteliği belli olmayan bir kitap. Roman ya da anı olarak okunması arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. Küdüs'ten İstanbul'a bakılarak yazılmış olduğundan hangi üslup ya da teknikle yazılmış olursa olsun farklı bir etki uyandırması kaçınılmaz görünüyor.

Hem Tanzimat, hem meşrutiyet kafasını gözler önüne seren kitabın "bu noktaya niçin gelindi" sorusuna verilecek cevapların bir kısmını içinde barındırdığını, dahası "bu noktaya gelinmesi neden kaçınılmazdı" sorusuna da yeterince açıklıkla cevap vermeye çalıştığını görmemek mümkün değil. Kişisel ya da örgütsel nedenlerle devlet fikrinin kaybedilmesine bir defa başlandığında, işlerin nasıl çığırından çıkarak bir daha asla kontrol altına alınamadığını, ister devlet mitine sıkı sıkıya sarılarak ister ondan uzaklaşarak ya da nefret ederek olsun, alınacak karar ve tutumların zararları arasında bir fark olmadığını gösteriyor. Böylece, kişisel ihtiras, cemaatçilik ya da devlet düşkünlüğüne bağlı sonuçların kendiliğinden yarattığı zararları ayırdetmenin ayrıca gereksiz olduğunu da gösteriyor.

Geçmişin hala çözülmemiş sorunları köşelerde duruyor, hatta çoğu zaman başlarını uzatarak içimizi tekrar tekrar derin sızıların, hala kapanmamış yaraların acılarına boğuyor. Hep istenir ki, tarafgir ya da karşı olduğumuz konu, kişi ve/veya zamanların ele alındığı anlarda, tutumumuz bütünüyle açık biçimde herkesin anlayacağı basitlikte tarafgir ya da karşı olsun. Kimseye düşünmek, yorumlamak, algılamak çabası düşmesin. Bu demektir ki, onların yerine de düşünmek yükümlülük haline gelmiş oluyor. Böylece ne okuyucu ne de dinleyici tartışmanın içinde esaslı bir yer işgal etmiş oluyor, ikincil hatta yabancı sayılabilecek bir konuma oturtuluyor.

Ama böyle yapılarak memleket meselelerinin ele alınabildiği, hele çözülebildiği nerede görülmüş ki? İşte, Zeytindağı'nın okunması bizi yazarın bile zamanında planladığını zannetmediğim bu etkin, aktif ve olumlu pozisyona doğru iterek, bir yandan yazıya bir yandan yazara diğer yandan da geçmiş zamana mesafeli kalmış halde, her şeyi yeniden düşünme imkanı sağlıyor.

Şu sözü alıntılıyorum Zeytindağı'ndan; ülkemizin, her biri bir tarihe hapsolmuş (27 Mayıs, 9-12 Mart, 12 Eylül, 29 Şubat, 27 Nisan vs) cuntacılarını ve temsil ettikleri 'ittihatcı' zorba geleneğini düşünerek: " Meşrutiyet şahsiyetlerinde eser yazılmak değeri görenlerden değilim: Fakat Meşrutiyetin kendisini anlatmak lâzımdır. Zeytindağı'nı bu maksatla yazdım: Cemal Paşa'dan çok bahsedişim, başka türlü yazmaya imkân olmamaktandır."

0 yorum: