19 Aralık 2010 Pazar

“Anayasa Hukuku” çalışması için “Giriş” I

Son birkaç yüzyıllık tarihimiz gibi, şimdiki halimiz de hukuk düzenimizin dinamiklerinin yarattığı sonuçlar bakımından, isteklerimizle gerçeklerin bir türlü örtüşmediğini bize öğretiyor. Bu durum, bin yılları aşan devlet tecrübesine sahip milletimiz açısından her şeyden daha fazla üzüntü vericidir. Bu durumun nedenlerinin başında, teorik ya da akademik düşüncenin bürokratik görüşlere yenik düşmüş olması gelmektedir. Burada bürokratik görüşü ya da yaklaşımları en başından mahkum etmek amacında değilim. Amacım sadece, teorik çalışmaların, bürokratik dil ve yaklaşımlar kadar bile kendini yenileyememiş olmasını vurgulamaktır. 
Şimdiki halde bilim ve fikir hayatımızın bu verimsizliğine paralel olarak demokrasimizi yoran, hukuk düşünce ve düzenimizi ilkel kılan iki tehdit gözlemliyorum: bunlardan ilki düşünceden korkmak, ikincisi değersiz düşünceler tarafından meşgul/işgal edilmektir. Birincisi dolayısıyla, tıpkı Platon’un pretoryen cumhuriyetinde olduğu gibi, insanlarımız özel yaşamlarına kadar sistemin kölesi durumundadır. İkincisi ise, daha çok devlet katında ve onun etrafında toparlanmış düşünceler olup, sadece düzgün bir yönetim kurmak için harcanması gereken enerjimizin israfına yol açmakla kalmıyor, aynı zamanda kişisel saplantı ve kaprislerin bir yönetim biçimi gibi algılanmasına yol açıyor. Bu tehlikeli kıskaçtan bir an önce kurtulmalıyız.
Ülkemiz bir “devlet teorisi”ne sahip olmadığı gibi, bu alanda hiçbir telif eserde üretilmediğinden, batılı ülkelerde olduğu gibi evrensel olmaya yatkın ilke ve önerilerden oluşan bir anayasa hukuku spekülasyonu yapılabilirmiş gibi davranmak gerçekçi olmayabilir. Ancak bu alanda hiçbir deneme yapmadan, hiçbir özgün katkıda bulunma kaygısı taşımadan, zihin ve enerjimizi çeviri eserlerle doldurarak, araştırmacı ve öğrencileri meşgul etmekte kendi gerçekliğimizin reddi sayılır. Üstelik, bu yaklaşım, batılı ve özellikle de Amerikalıların, her şeyi evrensel içerikte üreterek standardize ettiklerine dair sanal gerçeği beslemek yanında, bir taraftan da bu sanal gerçekten beslenmek gibi bir kıyası mukassim(dilemme=ikilem) içermektedir. Bu interaktif etkileşim, bilim ve araştırma alanlarının bütününe yapışmış yakıcı bir yanılsamadan ibaret olmakla beraber, kolaylıkla üstesinden gelinemeyen bir hiçlik/özgür olamama duygusu yaratmaktadır.
Anayasalar, bir ülkenin kültürel performansını yansıtan belgelerdir. Anayasaların hukuki belgeler olmaları, kültür kodlarının hukuki bir metne geçirilerek değiştirilinceye kadar sabitlenmesi ve bir yaptırıma bağlanması anlamına gelir. Özgürlük de, başkalarının haklarına saygı ve kurumlaşma da bu kültür performansının içinde saklı kodlar olarak işlev görürler. Anayasa hukuku çalışmalarının, bir ayağı geniş gözlem ve analiz içeren evrensel projeksiyonlara, diğer ayağı zorunlu olarak ‘ülkesel’ verilere dayanır. Dolayısıyla, anayasa hukukçusu hem evrensel hem de yerel olanı bünyesinde barındıracak denli donanımlı olmalıdır.
Bugün iletişim ortamının uygunluğu nedeniyle biçimsel olarak geniş bir bilgi alanından beslenilse de, her alanda olduğu gibi anayasa hukuku alanında da teorik çalışmalara ilişkin kuraklık hakimdir. Ülkemiz bilim dünyasında ‘teorik’ çalışmalardan kaçış, teorik sorunlar üzerinde tartışmayı ve speküle edilebilir düşünce üretmeyi zorlaştıran tehlikeli bir boyuta varmıştır. Hukukun temel kavramlarının yeniden analizi ve yeni kavramlarının üretimi gibi temel bir bilimsel işlev çoktan terkedilmiştir. Temel teorik kavramların ya içi boşaltılmış, ya da etkisiz bir biçimde sürekli tekrarlanmaktan dolayı bir bıkkınlık duygusu her yanı kaplamıştır. İki kutuplu soğuk savaş döneminin, devlet ve toplumumuzun bütün kesimlerine yüklediği “muhafazakârlık” ödevi, bir birine karşıt gibi görünen her türlü düşünce ve akımı örtülü biçimde baskı altına alarak ehilleştirmiş, hatta açık bir söyleyişle aykırı bütün yaklaşımları tasfiye etmiştir. Bugün, paradoksal biçimde özgürlük temasını öne çıkaranların bile, yekdiğerinin özgürlüklerinin karşısında yer alması bunun sonuçlarından biridir.
Bu konularda yazabilmek için bilgisayarımın başına geçtiğimde, zihnimde bir kısmı güncel olgulardan, diğer bir kısmı teorik tartışmalardan kaynaklanan bir çok soru vardı. Bunları bilimsel birer soruna/soruya dönüştürerek bu kısır döngüyü aşmayı amaçlamıştım. Ayrıca, yaklaşık, on beş yıllık bir süre içinde bir çok ülke üniversitelerinin kütüphanelerinde zevkle okuduğum, sınırlı parayla satın almak ya da fotokopi çekmek suretiyle biriktirdiğim, tez, monografi, makale ve belgeler ile zenginleşmiş kişisel spekülasyonlarımın bir biçimde ‘söze gelmesi’ gerekiyordu. Diğer yandan, her ne sebeple olursa olsun, (saf) hukuki çerçeveyi aşmayacak ve uzun bir süredir ideolojilerin işgal ettiği bu alanda hukuk biliminin yeniden gerçek yerini almasına çabalayacaktım.
Anayasa Hukukuna yeniden dönüşümün temel nedeni, uzun zamandır her yönüyle hırpalanmaya çalışılan parlâmanter sistemi sevdiğimi hissetmemdir. Kuşkusuz bu bir ‘itikad’ olmamakla birlikte, parlâmantarizmin, ülkemizin her yönden gelişimi için içinde barındırdığı potansiyeli, sırf ideolojik saplantılarımız dolayısıyla kullanmadığımızı düşünüyorum. Eğer, insan aklı ve tecrübesi iyi niyetli bir birliktelik oluşturursa, ülkemizin, aşırılıklardan uzak, Montesquieu’nin deyimiyle ‘ılımlı’ bir demokratik hukuk devleti oluşturabilmesi için bugün hiçbir eksiğinin bulunmadığı kanısındayım.
Anayasa Hukuku söz konusu olunca, bu alanda yazılan eserleri inceleyen bir araştırmacı, önceliğin “Türk Anayasa Hukuku”na verildiğini hemencecik görür. Bunların bir kısmı yararlı olmakla beraber, önemli bir kısmı, büyük ölçüde anayasa metnini içeren ve maddelerin yorumlarını yüzeysel olarak veren birbirinin tekrarından ibaret çalışmalardır. Oysa, son otuz yıl içinde temel hukuk ilkeleri ve kavramlarıyla, ‘Devlet’e ilişkin bilgi ve algılamaların önemli değişiklikler gösterdiği, bir çok kavramın anlam kaymasına uğradığı, buna karşılık dünyanın başka yerlerinde bir çok yeni kavram ve ilkenin üretildiği görülmektedir. Bugün ülkemizde, çok kimse tarafından Anayasanın 90. maddesi çerçevesinde tartışılarak ele alınmasına karşın, Milletlerarası Hukuk-Anayasa Hukuku ilişkisi ayrıntılı biçimde ele alınmamıştır. İnsani Hukuk (droit humanitaire) denilen alan bir çok ülke ve milletlerarası kuruluşa, milli hukuklara müdahale yolu ve imkanı sağlarken, bu konunun yeni sömürgecilik anlayışının bir sonucu mu, yoksa insanlık âleminin ilerleyişinin bir eseri mi olduğu konusu önemli belirsizlikler içermektedir[1].
Global rüzgarlar işletme mantığını ve rakamların egemenliğini zorlamaktadır. Oysa, sosyal bilimler, ‘söz’ün hükümran olduğu bir alandır. Burada ‘söz’ü hem ses/konuşma hem de bir değer olarak kullanıyorum. Fakat, maalesef giderek “sözün aşağılandığı”(J. Ellul, Sözün Düşüşü, Pradigma, 2004) bir ortama giriyoruz.
Öte yandan, bugün akademik çalışmaların bile, daha çok, pratik yarara göre planlandığı, pratisyenlerin işine yarasın diye yapıldığı görülüyor. Bununla, pratik kitapların yararını reddettiğim sanılmasın. Fakat, akademyanın asıl görevinin bilimsel eser üretmek olduğunu unutmalı. Akademya sürekliliğini kendini pratik yararlara vakfederek sağlayamaz. Şimdiki haliyle, her türden araştırma merkezlerinin çok nadir bulunduğu ülkemiz ve üniversitelerimiz, hiçbir gerekçeyle geçiştirilemeyecek biçimde, her yönden “kötü para iyi parayı kovar” özdeyişi doğrultusunda inişte, en iyi ifadeyle fetret dönemindedir. Bilim adamı niteliği, çoktandır öğretmenlikle özdeşlik göstermeye başlamış durumdadır. Hatta, üniversiteler, mesainin müsait olmasından dolayı, bir çoklarının aile yaşamlarını kolaylaştıran, bir kısmının da aile hayatını kolaylıkla transfer ettikleri görkemli kampüsler olmaya doğru hızla ilerlemektedir. Özellikle, ‘büyük’ üniversitelerin kürsülerinde geçmişin ideolojik saplantılarını, evrensel bir değerin taşıyıcısı olmak gibi bir görev bilinciyle taşırken, hiçbir değer üretmeden emekli olmayı bekleyen geniş bir ‘bilgin’ takımı, bir yandan her türlü değişiminin önü kapatmaya çalışırken, diğer yandan da genç akademisyenlerin kişiliğini ve üretme cesaretlerini bastırmaya, küçümsemeye yönelik tutumlarıyla ağır hak ihlallerine faillik etmektedirler. Üstelik bu kimseler, çoğunu ele geçirdikleri “özel/vakıf üniversitelerini ise bu eleştirdiğim zihniyetin yeni bir mekanı olarak seçmiş bulunmakla, bu binbir güçlüklerle kurulmuş müesseseleri de tüketmeye başlamışlardır. Bu satırları yazarken, kendimi bunlardan bütünüyle soyutladığımı düşünmek yanlış olur. Zira, ne kadar enerjik ve velüt olmaya gayret edilse de, kimse bu ölçüde ‘parassieux’ ortamdan etkilenmemiş olamaz.
Yıllar önce genç bir akademisyen olarak Fransa’ya giderken, İstanbul Hukuk Fakültesi Anayasa Kürsüsü, sonuçlarının böylesine vahim olabileceğini kimsenin tahmin edemediği ideolojik bir hesaplaşmanın içine düşmüştü. Uzun yıllar sonra Almanya üzerinden döndüğümde, Anayasa Kürsüsü, fakültenin bir çok önemli kürsüsü gibi[2] frenkçe deyimiyle ‘comme désert’di. “Öteki”leri kovmayı başaranları, bu defa kendi  yakın çevrelerinden biri aynı muameleye maruz bırakmıştı. Her iki durumda, benzerleri bir çok başka üniversitede görülen ve içinde ‘öteki’ne karşı hiçbir sevgi ve merhamet veya saygı hissi beslemeyenlerin, bilimsel rekabete dayalı mücadele yerine, kişisel hesaplarını kamu gücünü araçsallaştırarak Kürsüler üzerinden görme basitliği, ülkemizde kamu hukuk fakültelerinin yanısıra hukuk fikrinin de imhasını kolaylaştırmıştır. Böylece, devlet üniversiteleri, paradoksal biçimde ‘devletçi’ görüşlerin kurbanı oldu. Bu kavganın ateşleyicilerinden ve daha önce yargı kararıyla özel üniversitelerin kapatılmasına yol açanlardan bir kısmı, şimdi kamu üniversitelerinden ‘itaat’ ilkesine göre devşirerek çevrelerine topladıkları akademisyenlerle, binbir zahmetle yeniden açılan vakıf üniversitelerini de bitirmek üzere buralarda yuvalanmış bulunmaktalar. Böylece, son tahlilde ‘üniversite fikrini’ bitirmek görevi de tamamlanmış olacaktır. Arkaik pozitivizmin ideolojik önyargıyla elbirliği ederek bilimsel özgürlüğe karşı sürdürdüğü bu saldırıda, Anadolu’daki kısıtlı kaynaklı üniversitelerinin köşelerinde hayatta kalma ve araştırma yapma mücadelesi verenlere başarılar diliyorum.
Uzun yıllardır, değişik fakültelerde İdare Hukuku yanında Anayasa Hukuku dersi verdim ve vermeye devam ediyorum. Öğrenciler, taze, insani biçimde sunulmuş ve anlatıcının içtenliğini de hissetikleri konulara özel bir ilgi gösteriyor, aksi halde derslere bile girmiyorlar. Kendilerinin sadece meslek sahibi değil, entelektüel yaşamın başlangıcında olan ‘değerli’ kimseler olarak algılandığını gördüklerinde, görüş ve düşüncelerini kolaylıkla aktarıyorlar. Bu kitabın, teorik nitelikli olmakla beraber, bir ölçüde öğrencilere de hitap etme zorunluluğundan dolayı, bir çok konunun kolaylıkla anlaşılabilir düzeyde tutulmak suretiyle yazıldığını hatırlatmak isterim.
Kant, sadece özerk iradenin yaratma gücü olduğunu söyler ve bir öneride bulunur: “yalnız en yüceye(maxime) göre davran ki, isteğin evrensel bir kanun olabilsin”[3]. Bilimsel üretkenliğin temelinde de işte bu evrensel olma kaygısı, iradesi yoksa, gerçekte eserlerimiz irademizin ürünü bile sayılmaz.
Hani, ‘yazmak kötü yola düşmek gibidir’ denir ya, herkesin de başka bir kötü yolu vardır. Ben de, köklü bir milletin maşerî aklının bin bir türlü yöntemlerle sindirildiği, bireyin irade ve bilincini yok eden bir istismara tabi tutulduğu arkaik pozitivizme karşı bir katkı hevesine kapıldım.
Bu kitabı, akademik hayata ilk adımımı attığım İstanbul Hukuk Fakültesi Anayasa Kürsüsü’nün kurucusu ve aynı zamanda hukuk devletinin en büyük savunucusu olan merhum Ord. Prof. Dr. Ali Fuad BAŞGİL’in anısına adıyorum.
Kemerburgaz



[1] Bu konuda Fransız yaklaşımı için bkz. BRETTON Philippe, “Ingérence humanitaire et souveraineté” in Pouvoirs, 1993, No: 67; Uluslararası Hukuk ve Anayasa Hukuku ilişkisi üzerine Alman yaklaşımını içeren spesifik bir çalışma için bkz. GEIGER Rudolf, “Grundgesetz und Völkerrecht”, 2. Auflag, Verlag CHBeck, München, 1994.
[2] "Vardım ki yurdundan ayağ göçürmüş/ Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı"(Bayburtlu Zihni)
[3] KANT Emmanuel, “Critique de la raison pratique”, Librairie Félix Alcan, Paris 1921, s. 50.

0 yorum: