4 Aralık 2010 Cumartesi

Tablolar I

Bir süredir, deniz temalı tablolardan, özellikle de Boğaziçi, Haliç, Kızkulesi manzaralı olanlarından, bir koleksiyon oluşturma merakına kapıldım. Giderek genişleyen bir koleksiyonu sürekli yeni tablolarla beslemek, duvarlarda asılı duracakların yerlerini belli simetrilere uyarak zaman zaman değiştirmek ve ayrıca onları yardımcı kadınların toz alırken yükselebilecek öfkelerinden korumak başlı başına bir ilgi ve uğraş gerektiriyor.

Kişisel olarak tanıdığım ressamların resimlerini almayı seviyor, tercih ediyorum. Onlarla resimleri üzerinde konuşurken sıkıntılarını, keskin ve vurgulu ifadelerini duymak hoşuma gidiyor... Çoğu emeğinin karşılığını yaşarken göremeyecek bu insanlar, son nefeslerine kadar üretmek kaygısını hiç bırakmayacak kişiliklere sahipler. Eski harflerle sanat yapanlar daha şanslı gibidir. Hem sanatları hem de kişilikleri saygı görür. Belirli kimse veya grupların himayesini her zaman üzerlerinde hissederler. Hatta bunlar arasında sadece el becerisine sahip olmaktan başka bir özelliği olmayanlar bile, bir ölçüde "hikmet" sahibi muamelesi görürler. Tezhip sanatçıları, daha çok bir süsleme sanatıyla sınırlı bir değere razı olurlar. Ebru ve minyatür sanatı ve sanatçıları da böyledir. Fermanlar söz konusu olduğunda, doğal olarak en fazla sayıda fermanı elinde bulunduran öne çıkar...

Cumhur Koraltürk'ün Boğaziçi ve Haliç'in girişindeki iskelelerden hareket eden Şehir Hatları Vapurlarını, Krikor Zarifyan'ın, 2000 li yıllardan yapılmış tek gemili/tekneli hırçın dalgalı denizini, deniz çukurlarına aksetmiş güneşi tekne eşliğinde resmedişini, Faruk Cimok'un güvercinli Eyüp Sultan ya da Yeni Cami tablolarını görünce kendime hakim olamaz, denk bütçe kuralını bir yana bırakırım! Diyarbekirli Tahsin'in fırtınalı denizleri yararak ilerleyen kruvazörleri boyadığı tabloları satın almak değil, görmek bile bende tarifsiz duydular uyandırır. Yetenekli bir Rus ressamın elinden çıkmış koşan at tabloları da öyle... Diğerlerini burada saymıyorum...




Natürmort tabloların en çok sevdiğim çiçek veya ağaçları içermesini tercih ederim. Kendim de bahçemde bir çok çiçekli bitki ve ağaç yetiştirdiğim için, iyi yapılmamış bir resmi sadece fırçanın ustaca kullanılmamasından değil, renklerin, ışık oyunlarının gerçekçi biçimde yanıltılıp yansıtılmadığından da hemen anlarım. Monet  ya da Van Gogh satın almayı başaramadım ama, her ikisinin ortak 'tema'sı olan gelincik tarlalarının, nilüferlerin, iris ya da zambakların tuvale o muhteşem aksedişini gözlerimi hiç kırpmadan saatlerce seyrederim. Paris'de yaşadığım yıllarda olduğu gibi, daha sonra sayısız defa gidişimde dahi, en güzel tabloların bulunduğu Musée d'Orsay'ı gezmeyi, iş görüşmelerim arasında bile, ihmal etmem. Louvre Muzesi, bilenler için ikincil önemde bir turist kabul merkezi sayılır. İstanbul, Londra, Berlin ve New York için de aynı kriterler geçerlidir.

Hat ve tezhipler, bir ustanın elinden çıktığını kendisi söyleyen "elif" ve "vav"lar... Ebrunun yağlı boya tablo yapar gibi klasikten moderne dönüşüne, minyatürün dokunma arzusu uyandıran canlılığına karşı koymak mı, istemem... Ülkemizde varlıklarından kuşkusuz hepimizin memnun olduğu değişik müzeler var. İçlerinde neden sadece "hat, tezhip, minyatür, ebru ve ferman"lara özgülenmiş bir müze yoktur, anlamamışımdır...

Etrafımda hep bir kaç tablo olsun, üniversite ve evdeki çalışma odam, ofisim ve dahi sıklıkla bir kaç saatten fazla zaman geçirdiği her yerin yağlı boya tabloların etkisini havasında hissettirmesini isterim.

Eski şeylere merakım mı var? Eski bir eşya, daha açık söyleyeyim, antika görünce dayanamıyor muyum? Nadir bulunan bu şeyleri sevdiğim muhakkak, ama eşyanın bir ruhu olmasını ve bir temsili mekânı bana getirmesini isterim. Bir antika satıcısına ya da bakırcılar çarşına düşmüş olması beni ancak meraklandırır. Fazlası asla... Onun için yeterince araştırma yapmam gerekir. Bu konuda Fransa'nınkiler dışında, Almanya'nın Karlsruhe ve Stuttgart kentlerinin eskici pazarlarında dahi yeterince dolaşmış sayarım kendimi...

Eski kitap olursa ne iyi! Yerli yabancı fark etmez. Bir kartpostal için Nancy'den Starsbourg'a gidip geldiğimi, Paris'in girmeyi girmeyi düşünmeyeceğim sokaklarına sokulduğumu anlatsam halim anlaşılabilir mi? Topkapı'nın kimsenin girmesini öneremeyeceğim, şimdi yıkılmış olan, demirciler çarşısında bile, en güzel yağlı boya resimlerin işlenmiş olduğu mobilyaları seyretmek, lambaların orijinali ile sahtesi arasındaki farkları eski bir kabadayının dilinden dinlemeye razı olmak, bu arada satıcının çoktan unutulmuş dünyasında hala muhafaza ettiği delikanlılık raconlarını bazan gülerek bazan donarak dinlemek....

Görülüyor ki, aslında en başından itibaren, bir birini tamamlayan büyük bir dünyanın parçalarını kendi öncelik sırama uyarak veriyorum. Ama ben biliyorum ki, zaman bakımından sıralama neredeyse tam tersidir. İnsanın öncelikleri işte zamanı bile böyle alt üst etmekte, zihnin kendi içindeki sayısız sıralamadan kendine en yakın olanı tercih ettirmektedir. Bu bir tahrifat mıdır? Bence hayır! "Ben"i oluşturan şeylerin inşa sürecini yeniden ve tekrar tekrar ele aldığımda, eğer elimden gelebilseydi başka bir sıralamayı neden tercih etmeyecektim? Eğer elimden gelebilseydi!

0 yorum: