22 Mayıs 2010 Cumartesi
La vie des...
Qu'est-ce qu'on doit faire? La falsification de la vie humaine afin de faire plier les gents devant aux hommes politico-corruptive-médiatique pourrit la société. En dépit de la supposition d'une société ouverte, des gens bien éduqués, les choses tournent très mal.
İstanbul 1982
Topkapı Sarayı [10.10.2009, photo by hny ©]
1982 yılında Hukuk Fakültesi'ne kaydolduğumda, İstanbul bugünkü halinden daha köhne, daha içine kapanık ve daha sahipsizdi. Sadece "asayiş"le sarmalanmış olarak her yandan yağma edilmeye devam edilmekteydi. Bu cüssesi büyük şehrin, o zamanda ayakları ile başı arasında yığılmış, şişmiş bir gövdesi vardı ve İstanbul Hukuk Fakültesi bu gövdenin tam da göbeğinde bulunuyordu. Üstelik, o dönemde merkezi yönetimin neredeyse bütün mahalli kurumları ve ulusal gazeteler de , Tercüman hariç, bu çevrede olduğundan, "İstanbul'a gitmek" bu bölgeye gelmekle eş anlamlı gibiydi. Periferinin, Boğaz'ın iki yanına sıralanmış mekanları hariç, her gün taşındığı bu mekanda entelektüel hayat üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi durgun veya bekli bir "ver de terre" kadar hareketliydi.
Sıkıyönetim altında ezilen, çatırdayan bu şehir kalın bir sis perdesinin altında bekli bir daha çıkamayacak haldeydi...
Bu kalın sis perdesi Özal'ın iktidara gelmesiyle birlikte önce oldukça yavaş bir süre sonra ise hızlı biçimde dağılmış, İstanbul'da böylece zaptiye baskısından kurtulmaya başlamıştı.
Bugün artık İstanbul'un temsilindeki payı ve ağırlığı oldukça azalmış olan bu eski İstanbul'da her yana sinmiş tarihin kokusunu, şimdiye göre nispeten daha az kalabalık olan bu çevrede hissetmemek mümkün değildi. Üniversitenin o görkemli kapısı, birbirini takip eden ezan seslerinin yankılandığı Beyazıt Meydanı, sonra Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı, bunları çevreleyen Boğaz, Haliç, Marmara ve ilahiri, insanı sarıp sarmalıyor, alıp götürüyordu. İnsanın bu şehirden kurtulmak istemesine olanak yoktu ama yanılır da denerse, kurtulamayacağından emindim.
İstanbul'dan çıkış nasıl mümkün olacaktı? Gittiğim her yere ondan bütün bunların izlerini de alıp götüreceğim kesindi. Aynı duyguya yıllar sonra yaşayacağım Paris'te de kapılmıştım. Oysa Frankfurt, Barselona veya Venedik vs bende aynı etkiyi uyandırmamıştı.
İstanbul V Yeni semtler, kentsel yenilenme ve dönüşüm
Boğaziçi ve çevresinde sayıları giderek azalan saray, yalı, köşk ve konaklar ile adalardaki azınlık yapıları, yani Marmara Denizi, Boğaziçi ve Haliçle bütünleşmiş klasik tarihi İstanbul bir yana bırakılırsa, modern yeni İstanbul'un mimarisi estetik ve uyumdan uzak, alt yapısı ise yetersiz, hatta tehlikelidir. Yine İstanbul'un uzun zamandan beri planlı semtlere ve doğru düzgün ev mimarisine sahip olamadığı görülüyor.
İstanbul III Meydan, Kahve, Lokanta vs.
Türkiye'nin her yanında olduğu gibi İstanbul'da ve bu arada Boğaziçi ve Haliç'te en yüksek mülkiyet oranı kamuya aittir. Buna vakıflara ait olanı da kattığımız takdirde, özel mülkiyet oranı daha da düşecektir. Boğaziçi kıyı şeridindeki önemli taşınmazlar İl Özel İdaresi, TDİ, Vakıflar GM, İBB, Maliye Bakanlığı ve az bir kısımda Kültür Bakanlığı'na aittir. Özel şahıslara ait mülkiyetin oranı imar planlarının sağından solundan delinmesi ile elde edilen haksız yapı ruhsatları ile 'güya elit' sınıfların kaçak yapılaşma kültüründen yararlanarak elde ettikleri kaçak kat ve eklentiler ortadan kaldırıldığı takdirde daha da azalacaktır. Boğaziçi'nde, Sarıyer'den Ortaköy'e kadar kıyı şeridinde geçerli mutlak yapı yasağına rağmen, betonarme, plastik pencereli, çirkin balkonlu ama "tarihi eser" olarak tescilli birçok yapı hemen gözünüze çarpar.
Paris III Berlin'e bakmak
Paris ve Berlin iki ayrı tez gibidir. Paris açık şehir niteliği ağır basan, en parlak sanatçı ve edebiyatçılarını yabancılardan devşirmiş bir kenttir. Bir politik şehir olmanın yanında her türlü varoluşa açıktır. Berlin ise, en parlak dönemlerinde bile dünyanın çoğunluğuna kapalı bir kenttir. Bu iki tarz, iki ülkenin vatandaşlık kavramına verdiği anlamla da ilgilidir: sırasıyla, toprak veya kan... Berlin, otoriter kayzerlerin ve Hitlerin başkenti olarak anılmaktan kurtulamamışken, Paris her zaman bütünlüğünü koruyarak ve ilgi odağı olarak var olmuştur. Berlin faşizmin başkenti olmak yanında, ikiye bölünmüş olmanın etkisiyle modern Almanya'nın başkenti olmaktan onlarca yıl mahrum ve böylece büyük, önemli ama kenarda bir kent olarak yaşamak durumunda kalmıştır. Bir kaç yıldan beri daha açık, daha kozmopolit ve daha evrensel bir kent olmak çabasına yoğunlaştığı kolaylıkla izlenebiliyor.
Paris II Gitmişken...
Paris, her zaman sanat, edebiyat, eğlence ve moda merkezi olarak tanımlansa dahi, şirin kahveleri zikredilmeden anlatılamaz. Bazı kahvelerinde oturup bir fincan kahve içmek için çok uzaklardan buralara gelen sayısız meraklı insan vardır. Ünlü kahvelerinin çoğunun, örneğin, ABD, Japonya hatta İngiltere'de "tıpkıbasım"ları bile vardır. Benim sevdiğim mekânların başında gelen Opera Meydanı'na bakan Café de la Paix hariç tutulursa, üç ayrı kahveden bahsetmeden Paris'i anlatmak hala mümkün değildir. Gerçi yaşı altmışa yaklaşan bazıları, bu kafelerin artık turistik bir mekana dönüştüklerini söyleseler de, bunu fazla olgunlaşmış olmalarına, bazılarının her şeyi "tüketerek" anlamsız kılmaya matuf kişiliğine bağlamak daha açıklayıcı olur! Bu aslında klasik 'nerede o eski günler", "ah o eski İstanbul" tekerlemelerine benzer. Gençlerin hiç ilgisini çekmeyen bu söylem, sahipleri tarafından aymazsızca tekrarlanır durur.
Paris I Giderken...
Paris, Temmuz 1992
1992 Eylülünde Paris'ten döndüğümde, Kürsü'deki cuntacı taifesinin daha başka kürsü ve fakültelerdeki benzerleriyle ittihat halinde, her türlü örgütlenme ile, bu olmadığı takdirde yargı aracılığıyla İstanbul Üniversitesi rektörlüğünü ele geçirme yolunda terakki ettiklerine tanık olmuştum. 9 martçıların gözü kara biçimde mücadelesine yakından tanık olmam aslında tarihi bir andı. Zira gelecek yirmi yıl bu mücadelenin sonuçlarına bağlı olarak ülkeyi kökünden sarsacak gelişmelere yol açacaktı. O günlerde bu kavganın ülkemiz için yol açacağı sonuçları bu açıklıkla kavradığım söylenemez ise de, kendim bakımından sonuçlarını en doğru biçimde analiz etmiş ve kısa bir süre içinde yeniden Paris'e dönmek ve orada başımın çaresine bakmam gerektiğine karar vermiştim.
15 Mayıs 2010 Cumartesi
İstanbul II
İstanbul Türkiye'dir ama Türkiye İstanbul değildir. Herkesin İstanbul'u kendine! İstanbul'a ilişkin yazmaya başlarken benim için her zaman çıkış noktası 'tarihi yarımada'dır. İstanbul'u tarihi yarımadadan hareketle anlatmaya başlamak gerekir.
Topkapı Saray'ından Boğaziçi'ne doğru bakıldığında, Saray'ın batısındaki Gülhane Parkı, eskiden hayvanat bahçesi adı altında bakımsızlıktan ölmek üzere olan bazı hayvanların bulunduğu izbe bir yerken, şimdilerde değerli bilim insanı Prof. Dr. Fuat Sezgin ve İBB'nin ortaklaşa çabasıyla kurulan “İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi” sayesinde sınıf atlamış görünüyor. Sarayın sol alt kısmından sağ alt yanına doğru uzanan küçük bir askeri birlik bulunuyor. Birlik fırınında İstanbul'un en güzel lahmacunlarının yapıldığını belirtmeliyim.
Sarayın doğu cephesi Ahırkapı deniz feneri üzerinden Anadolu yakasına bakıyor ama, en güzel manzara izleyişi, bir seyir terasına dönüşen Salacak'tan Topkapı Sarayına bakmak olsa gerektir, benim için. Hele Kız Kulesi'ni önünüze alarak, ayaklarınızı denize sarkıtmış biçimde çayınızı içerken güneşin tarihi yarım ada üzerinde yavaşça alçalarak batışına tanıklık etmek insanda ne hülyalar ve tasavvurlar oluşturur, anlatılamaz. Bir de insan hüzünlü ise günbatımının seyrinin tadını, sanki bir rüya ülkesindeymiş ya da derin bir susuzluktan sonra seraba yakalanmış gibi hissedebiliyor.
İstanbul I
Mostar
Mostar sadece bir şehir mi? Asırların sonuçlanmamış hesaplarının görüldüğü, komşuluğun riyakarlık, medeniyetin şiddet demek olduğu, zayıflığın acımasızlıkla karşılandığı mekanı mı?
Mostar Köprüsü, karşı tepeye Süzer Plaza gibi dikilmiş "haç"a nazire yapıyor. Mostar Köprüsü, su ve yolla birleşerek medeniyete atıf yaparken, "haç" sadece "haçlı" duruyor. Kimin kime meydan okuduğu, bundan nasıl bir sonuç çıkacağı henuz belli değil...
14 Mayıs 2010 Cuma
Kurtuba Camii/Endülüs
Ancak Kurtuba'da sarsılmak bir başka olsa gerek. Nasıl mazlum, nasıl mağdur ve nasıl esirdir Kurtuba Camii! Üstelik, Ayasofya'nın sahiplenilmişliğine kıyaslanınca, Kurtuba sadece bir kısım dindar insanın ve Arap aklının bir köşesine takılıp kalmış olmaktan başka ağırlığa sahip değilmiş gibidir.
Elhamra Sarayı / Endülüs [12.07.2006, photo by hny ©]
Bir daha gelmenizi, içinde daha fazla soluklanmanızı, ilk ziyaretinizden eksik kaldığını düşündürttüğü kısımları tamamlamanızı kalbinize ilham ederek sevinçle karışık bir hüzün içinde yolcular sizi.
13 Mayıs 2010 Perşembe
Gümüşhane ve Lisesi 79-82
Her zaman homojen bir insan kitlesine sahip Gümüşhane, 1979 yılında bugünkünden biraz daha küçük bir şehirdi. Demokrat Parti geleneğinin daha güçlü olduğu, CHP'nin nadiren milletvekili çıkarabildiği bu şehirde, gençler arasında özelleştirilmiş bir sağcılık olan ülkücülük baskın durumdaydı. İçi doldurulamamış iri kavramlar, bugün olduğu gibi o zamanda herkes tarafından bolca kullanılır, kimse anlamlarını merak edip sözlüğe bakmak zahmetine bile katlanmazdı. 












