23 Temmuz 2010 Cuma

Cambridge University

University of Cambridge, [16.07.2010, photo by hny ©]
Bir kaç aylığına Cambridge Ünivesitesi'ndeyim. Cambridge, Londra’ya yaklaşık bir saatlik mesafede küçük bir şehir. Neredeyse sadece üniversite, alışveriş mağazaları ve konutlardan ibaret bu küçük şehirde, otuzun üzerinde "College"dan oluşan Cambridge Üniversitesi hem bilimsel hem de görsel bir fonksiyon görüyor. Çok sayıda ihtişamlı bina, kocaman park, bahçe ve içinde kürek çekilerek gezinti yapılan bir nehir. Her şey görkem üzerine bina edilmiş. Ancak bu görkemin devamı üniversitenin başarısına bağlı. Dünyanın en parlak ikinci üniversitesi. Sadece Cambridge Üniversitesi’ni gezmek, içinde fotoğraf çektirmek ve tam da bu zamanda yapılan mezuniyet törenlerini izlemek için gelmiş binlerce turist var her yanda...
Benim misafir olduğum Homerton College daha çok arnuvo yapılardan oluşuyor. Her yanı parklarla dolu olağanüstü geniş  kampüsün dört bir tarafına serpiştirilmiş onlarca bina... İçinde spor alanları; golfden tenise, jimnastikten gördüğüm kadar karateye kadar her türlü ekip ve bireysel sporlar için gerekli alanlar ayrılmış.
Dindarlığının derecesi hakkında kimsenin bilgisi olmadığı İngiliz toplumunun Cambridge Üniversitesi’nin kolejlerine verdiği isimler ortaçağ Avrupasını yansıtıyor. Araya sıkışmış Darwin ve Keynes  gibi isimler olmasa, Üniversitenin Kilise’ye ait olduğuna hükmedilebilir. Eğer bu yanılgıdan erkenden kurtuluyorsanız, bu ancak İngiltere’nin bir krallık olduğunu hatırlamaktandır!
Üniversite, başarılı olduğu fen ve sosyal bilimlerinin neredeyse hepsinde hak edilmiş bir ya da birkaç Nobel Ödülü’ne sahip. Öyle ki, University of Cambridge, 81 ödülle, bu ödülü dünya da en çok almış üniversite olmakla övünüyor. Doğal olarak bu durum her ülkeden dikkatlerin buraya çekilmesine neden olmakta.
 
Konuştuğum insanlar, şehrin neredeyse Üniversiteye ait olduğunu, Belediyenin ikinci sırayı ancak alabildiğini söylüyorlar. Bu durum, yönettikleri şehrin en yüksek sahip Avrupa Belediyeleri için İngiltere’ye özgü bir istisna. Sayısız ev ve dükkan, otopark, her türlü eğlence yerlerinin sadece sahipliğini elinde tutmakla kalmıyor, bu yolla şehrin bugününe ve geleceğine de karar veriyor Cambridge Üniversitesi. Rektörü Edinburg Dükü, yani Kraliçenin kocası olan Üniversite’nin bir kamu yani devlet üniversitesi olduğunu da belirtelim.

4 Temmuz 2010 Pazar

Cunda, Assos ve Bozcaada

Cunda, [25.06.2010, photo by hny ©]

Cunda'dayız. Ülkemiz 80 seksenli yıllarda doğmuş çocuklarının terör kurşunlarına hedef olmasına ağlıyor, Cunda'nın seksenli yaşlardaki sakinleri ise dalya demeye ramak kalmışken hayata veda eden İlhan Selçuk'a. Üzüntülerini anlamaya çalışıyorum. Ama beni asıl ilgilendiren hayat ve ölüm hakkında tutumumuzun sürekli belirsizliği. Batılılar doğu kafasının telmihe müsait olmadığını söylerler- haksız olarak- ama bu cenazede her şey mücerred biçimde gelişiyor. Sadece ölüm üzerinden yapılan ticaret hiç değişmiyor. Ayrıca, iyice geçmişte kalmış eski bir okuru olarak, bu kadar Cumhuriyet okunan başka yer var mıdır diye, safiyene merak ediyorum. Yıllar önce İlhan Selçuk'la bir davada ironik biçimde birlikte yargılandığımız aklıma geliyor aniden. Derinden gelen merhamet hissi daha da güçleniyor bu anıyla. Telmih, retorik ve metafor, hepsi bir arada bu ilişkide...

Sonra adanın üzerinden güneşin batışını izlemeye çıkıyoruz. Biraz sonra ışıkları görünecek Ayvalık hiç bir etki bırakmıyor üzerimizde, buraya o kadar uzak o kadar yabancı Balıkesir'in ise sadece bir anı değeri var belleğimde... Elimdeki kitabın sayfaları üzerinden dönüp yine gurûba yönelmiş olarak biraz sonra kapkara gecenin içinde kaybolacak olan Masis'in Tavuk Adasına bakıyorum, aklımda bir başka dava süreci canlanmış olarak. Cunda'nın her yani işgal altında görünüyor. Patriça koyu nasıl da nasibini almış olan bitenden.

Yargı aparatının bağımsızlığı

www.derkenar.com/yazar/yargi-bagimsiz-degil-ne-demek/

Yıllar önce "ikiz" makaleler diye adlandırdığım iki makalemden yukarıda bağlantısını verdiğim yayımlandığında, görünüşte ekseninde benim bulunduğum ama aslında makalelerde ele aldığım hususların yakıcı etkisinin gerçek odağı oluşturduğu geniş tartışmalara, bir çok çarpıtmayla olsa da yol açmıştı. O zaman yeraltı dünyası ile ilişkili bir başkan-yargıç tipi her adli yıl açılışında bir taraftan devlete nutuk çekmekle meşgul olurken diğer taraftan yargı bağımsızlığı istiyoruz diye bağırmayı itiyat edinmişti. Bugün o yargıç tipiyle arasında mesafe koyup koymadığı belirsiz kalmış yeni bir yargıç grubunun üyeleri yargı bağımsızlığının ortadan kaldırılmak istendiğini haykırmakla meşguller. Yargı o zamanlar bağımsız değilse ne zaman bağımsız oldu da şimdi bu bağımsızlığını kaybediyordu? Bağımsız olmadığı o zaman ile bağımsızlığını kaybettiğini söyledikleri bu zaman arasında neler olup bitmişti?

Ben her zaman yargının bağımsızlığının tarafsızlığından geçtiğine inanırım. İnanmayanlara da bir çok farklı örneği mevcut olmasına karşın en tipiğini gösterdiğini düşündüğüm Fransız Danıştay'ının üyelerinin statüsüne bakmalarını tavsiye ederim.  Ülkemizde, yargı bağımsızlığını öne çıkaran görüşlerin altında çok defa, yargıçların aslında istedikleri gibi karar vermek hak ve yetkisine sahip oldukları imasıyla birlikte herkese yönelik bir tehdit yattığını düşünmüşümdür. Nitekim hükümetlerle istedikleri uzlaşmayı sağlayamadıkları her durumda, özellikle yüksek yargı organları akıl almaz kararlar vermişlerdir. Bu bağlamı dikkate alarak, Anayasa Mahkemesi'nin demokrasinin evrensel tanımını red eden kararları okunabilir(1984-1988). Neredeyse her kararı, İnsan Hakları Mahkemesi tarafından yanlış bulunan bir yargı düzeni buradaki ne de olsa!

Zeytindağı


'Zeytindağı', çok farklı açılardan okunabilecek bir kitap. Bazı tanıdıklarım benim bu kitaba olan ilgimi anlayamıyor, hatta eleştiriyorlar. Bense, Zeytindağı'nı okumadan insanın nasıl olup ta aydın, münevver ya da entel olabileceğini anlamakta zorlanıyorum. Zeytindağı, sadece bir anı, tarih veya anlatı kitabı değil, kanımca erkenden yayınlanmamış olsaydı, yazar Falih Rıfkı tarafından bile yazılmaya cesaret edilemeyecek bilgiler, bir biçimde iç sansürden kurtulmuş gözlemler içeriyor. İmparatorluğun, kurumların, her türden insanımızın ve  geleceğimiz üzerinde oyun oynayan küçük insanların kısa tasvir ve tenkidini içeren bir eser... Biteviye tekrarından sıkılmış bizlerin, bu eseri okurken bu küçük insanlardan hala kurtulamamış bir ülkenin çocukları olduğumuzu hissetmekte ayrı bir ironi...

Zeytindağı niteliği belli olmayan bir kitap. Roman ya da anı olarak okunması arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. Küdüs'ten İstanbul'a bakılarak yazılmış olduğundan hangi üslup ya da teknikle yazılmış olursa olsun farklı bir etki uyandırması kaçınılmaz görünüyor.

Hem Tanzimat, hem meşrutiyet kafasını gözler önüne seren kitabın "bu noktaya niçin gelindi" sorusuna verilecek cevapların bir kısmını içinde barındırdığını, dahası "bu noktaya gelinmesi neden kaçınılmazdı" sorusuna da yeterince açıklıkla cevap vermeye çalıştığını görmemek mümkün değil. Kişisel ya da örgütsel nedenlerle devlet fikrinin kaybedilmesine bir defa başlandığında, işlerin nasıl çığırından çıkarak bir daha asla kontrol altına alınamadığını, ister devlet mitine sıkı sıkıya sarılarak ister ondan uzaklaşarak ya da nefret ederek olsun, alınacak karar ve tutumların zararları arasında bir fark olmadığını gösteriyor. Böylece, kişisel ihtiras, cemaatçilik ya da devlet düşkünlüğüne bağlı sonuçların kendiliğinden yarattığı zararları ayırdetmenin ayrıca gereksiz olduğunu da gösteriyor.

Önemli adam, değerli adam!

Önemli adam kim değerli adam kim? Aslında bu ayrımın çok kolay anlaşılabileceği bir ülkemiz var. Az sayıda değerli, çok sayıda önemli adamımız olduğu açık.

Önemli adamın temel özelliği, protokol kurallarıyla hayat buluyor olmasıdır. Bu nedenle önemli adamın kişiliği protokol kurallarıyla her defasında yeniden inşa edilir. Bu kurallardaki en hafif gevşeme, onun kişiliğinden bir parçanın kaybolmasına tekabül eder. Dolayısıyla, yetkiler, görevler, prensipler, ücret ve nihayet hepsini çevreleyen hiyerarşik ilişkiler önemli adamın temel uğraş konuları arasındadır. Önemli adamın "benim devlet terbiyem buna elvermez" demesi, aksine davranırsam başıma bir "şey" gelir anlamında yorumlanmalıdır. Oysa değerli adamın kaygısı jenerik devlet terbiyesi deyiminden ziyade 'devlet fikri'dir. Önemli adam olmak için mutlaka kurulu bir hiyerarşik yapı ile ilgili bir pozisyon sahibi olmak gerekir. Halbuki, değerli adam olmak için gündüz elinde fenerle gezebilmek bile yeterlidir!

Değerli adam yaptıklarıyla, önemli adam kendisine yapılanla belirginleşiyor. Kuşkusuz değerli olan kalıcı oluyor; önemli olan ise, kendisine hesaplı biçimde önem verenlerin yok oluşuyla kayboluyor. Çünkü değer fikirle, düşünceyle, kişinin duruşuyla ilgili ve bunlar imza ya da parmak izi gibi hep orijinal kalıyor. Önem ise, mekânla, başkalarının kişi karşısındaki duruşuyla ilgili, yani hep başkasının penceresinden görülüyor ve böylece orijinal olmadığı gibi, yanıltıcı da olabiliyor.