20 Aralık 2010 Pazartesi

Devlet ve Toplum

Devleti sevmek gerek! Devleti sevmek, sadece, her ne olursa olsun, onun bir kurum ya da mücerred bir kavram olarak yüceltilmesi, kutsanması demek değildir. Devleti sevmek, rasyonel bir biçimde, bir yandan onun ölçüsüzce eleştirilip yargılanmasına ve hatta hırpalanmasına üzülmek demek olduğu kadar, Devlet karşısında haksız yere çaresizliğe düşenlerin kızgınlığını da anlamak demektir. Devlet, ne üzerinde var olduğu topraktan ne de hükmettiği insanlardan ayrıdır.
Devlet karar ve uygulamalarında yurttaşları aleyhinde olduğunda bile, eğer tarafgir ya da insanların endişelerine sağır değilse, kendisine olan sevgide bir eksiklik oluşmaz. Devlet ancak uygulama ve iradesi ile vatan ve millet sevgisini sarstığı zaman sevgisini kaybeder. Biz her seçimden sonra irademizi devlete emanet ederiz. Devlet’in de bu iradeye seçime kadar saygı duyulmasını sağlaması gerekir. Devlet anayasal bir düzen içinde anlam budur. Hatta Devlet anayasanın bizzat kendisidir. Anayasal ilkelere uyulması devletin varlık nedenidir. Eğer anayasal ilkeler göz ardı ediliyor, çarpıtılıyor ve anayasayı yorumlayan kurumlar baskı altında kalıyorsa, devlet anlamından kaybediyor demektir. 

19 Aralık 2010 Pazar

“Anayasa Hukuku” çalışması için “Giriş” I

Son birkaç yüzyıllık tarihimiz gibi, şimdiki halimiz de hukuk düzenimizin dinamiklerinin yarattığı sonuçlar bakımından, isteklerimizle gerçeklerin bir türlü örtüşmediğini bize öğretiyor. Bu durum, bin yılları aşan devlet tecrübesine sahip milletimiz açısından her şeyden daha fazla üzüntü vericidir. Bu durumun nedenlerinin başında, teorik ya da akademik düşüncenin bürokratik görüşlere yenik düşmüş olması gelmektedir. Burada bürokratik görüşü ya da yaklaşımları en başından mahkum etmek amacında değilim. Amacım sadece, teorik çalışmaların, bürokratik dil ve yaklaşımlar kadar bile kendini yenileyememiş olmasını vurgulamaktır.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Ali Fuat Başgil I


Handle so, dass du die Würde der Menschheit sowohl in deiner Person als in der jedes anderen jederzeit achtest und die Person immer zugleich als Zweck, nie als blosses Mittel gebrauchst!”

Agis de telle sorte que tu traites l'humanité, aussi bien dans ta personne que dans la personne de tout autre, toujours en même temps comme une fin, et jamais simplement comme un moyen!.

Gerek kendi kişiliğinde gerek diğer insanların her birinin kişiliğinde( tecelli eden) insanlığın şerefine daima hürmet edecek ve kişiden asla sırf vasıta olarak değil, (bilakis) daima aynı zamanda gaye olarak istifade edecek tarzda hareket et![Emmanuel Kant

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, (d. 1893 - ö. 17 Nisan 1967 İstanbul), hukuk tarihimizin en parlak ve dikkat çekici şahsiyetlerinden biri ve belki de birincisidir. Samsunlu bir ailenin hayatı macera dolu çocuğu olan Başgil, lise öğrenimini Paris’de tamamlamak, Kafkas Cephesi’nde dört yıl subay olarak görev yapmak, yine Fransa’da hem hukuk hem de edebiyat doktorasını tamamlamak, bu arada Lahey Adalet Akademisi derslerini başarıyla bitirmek, İstanbul Hukuk Fakültesinde hem Anayasa Hukuku hem de İş Hukuku kürsülerinin kurucu olmak yanında gerçek bir entelektüel olarak yaşamış ve ayrıca 27 Mayıs cuntasına karşı mücadele etmiş,  Cumhurbaşkanı adayı olması üzerine Cunta tarafından tehditle adaylıktan vazgeçirilerek İsviçre’de yaşamaya zorlanmış hukukçu ve siyaset adamıdır. 


Çok sayıda bilimsel eseri yanında, 1950-65 arasında birçok gazete ve dergide makaleleri yayımlamış, toplum ve gençlik sorunlarına yakından ilgi duymuş, sosyal-psikoloji alanında birçok konferans vermiştir. On yıl kadar önce yakından incelemek fırsatı bulduğum kütüphanesindeki çok farklı eserleri içeren zenginlik karşısında, uğradığı haksızlıkları hatırlayarak, derinden bir iç çekmemek mümkün değildi. Fransızcası yanında çok iyi derece de İngilizce, Almanca ve Arapça bildiği açıkça görülmekteydi. 

4 Aralık 2010 Cumartesi

Tablolar I

Bir süredir, deniz temalı tablolardan, özellikle de Boğaziçi, Haliç, Kızkulesi manzaralı olanlarından, bir koleksiyon oluşturma merakına kapıldım. Giderek genişleyen bir koleksiyonu sürekli yeni tablolarla beslemek, duvarlarda asılı duracakların yerlerini belli simetrilere uyarak zaman zaman değiştirmek ve ayrıca onları yardımcı kadınların toz alırken yükselebilecek öfkelerinden korumak başlı başına bir ilgi ve uğraş gerektiriyor.

Kişisel olarak tanıdığım ressamların resimlerini almayı seviyor, tercih ediyorum. Onlarla resimleri üzerinde konuşurken sıkıntılarını, keskin ve vurgulu ifadelerini duymak hoşuma gidiyor... Çoğu emeğinin karşılığını yaşarken göremeyecek bu insanlar, son nefeslerine kadar üretmek kaygısını hiç bırakmayacak kişiliklere sahipler. Eski harflerle sanat yapanlar daha şanslı gibidir. Hem sanatları hem de kişilikleri saygı görür. Belirli kimse veya grupların himayesini her zaman üzerlerinde hissederler. Hatta bunlar arasında sadece el becerisine sahip olmaktan başka bir özelliği olmayanlar bile, bir ölçüde "hikmet" sahibi muamelesi görürler. Tezhip sanatçıları, daha çok bir süsleme sanatıyla sınırlı bir değere razı olurlar. Ebru ve minyatür sanatı ve sanatçıları da böyledir. Fermanlar söz konusu olduğunda, doğal olarak en fazla sayıda fermanı elinde bulunduran öne çıkar...

Cumhur Koraltürk'ün Boğaziçi ve Haliç'in girişindeki iskelelerden hareket eden Şehir Hatları Vapurlarını, Krikor Zarifyan'ın, 2000 li yıllardan yapılmış tek gemili/tekneli hırçın dalgalı denizini, deniz çukurlarına aksetmiş güneşi tekne eşliğinde resmedişini, Faruk Cimok'un güvercinli Eyüp Sultan ya da Yeni Cami tablolarını görünce kendime hakim olamaz, denk bütçe kuralını bir yana bırakırım! Diyarbekirli Tahsin'in fırtınalı denizleri yararak ilerleyen kruvazörleri boyadığı tabloları satın almak değil, görmek bile bende tarifsiz duydular uyandırır. Yetenekli bir Rus ressamın elinden çıkmış koşan at tabloları da öyle... Diğerlerini burada saymıyorum...

2 Aralık 2010 Perşembe

Devlet, yurttaş ve vatan

Devletimizin, bilgi ve özgüvenin birlikteliğinden, oldum olası, hoşlanmadığını düşünürüm. Bilgi ve özgüven sahibi yurttaş, Devlet bakımından talepkâr ve iddialı bir tipe tekabül eder. Oysa Devletin kolaylıkla yönlendirmek için özgüvenli ama az bilgili, yani "cüretkâr" insana ihtiyacı vardı. Bu bakımdan Anayasalarda yazılan yurttaşlık tanım ve değerlerinin hiç bir anlamı yoktur.Devletin özellikle bilgi karşısındaki korkusu olayları ele alış tarzındaki tutumundan kolaylıkla anlaşılır. Okumak için istenilen ortamı sağlamayı hep ihmal etmiştir. Örneğin, bütün kamu görevlilerine yazlık kamp yerleri tahsis etmeyi ihmal etmemiştir ama üniversite kütüphanelerine bile kitap, dergi alımı için bir bütçe ayrılmasını planlamamıştır. Bugün kamu üniversite kütüphanelerinin durumu gelişmiş ülkelerinkilerle mukayese edilmeyecek ölçüde içler acısıdır. Yine yıllardan beri bilimsel araştırma için istihdam ettiği araştırmacılara ancak yaşayabilecek miktarda ücret vermiş, araştırma konusu olarak bilimsel materyalleri sağlamayı da hep ertelemiştir. Kişisel kütüphanem benim alanımda tanıdığım kamu üniversitelerinkinden daha zengin durumdadır. Öğrencilerle ilişkisi de zaman zaman acayiplikler gösterir Devletin... Sürekli bir denetim düşüncesiyle, kamu yayıncılığını desteklemiş ancak ortaya çıkan sevimsiz kitapları da (konu, yazar, kapak ve baskıyı kastediyorum) kimseye okutamamıştır. Kitap ve dergi yazarlarını gizli silahları olan saldırgan konumunda değerlendirerek kontrol altına almak istemiş, bu mümkün olmadığında da hapis ve/veya sürgün cezalarına çarptırmıştır.   Kamu kaynaklarını bir elini içinde tuttuğu büyük basına aktarmış, küçük şehirlerde yerel basının gelişmesini umursamamış, hiç bir şekilde desteklememiştir. Devletin bütün yayınlar karşısında genellikle "kamusal endişe" içeren bir tarafta konum almasının, resmi ideolojinin korunması kaygısının öne çıkarılması dolayısıyla aslında bunun çoğu zaman bu kaygıyı ciddiye almış görünen iktidar partisinin yandaşlığına teslim olmakla eş anlamlı olduğu hep gözden kaçırılmıştır. Kamu imtiyaz ve kaynaklarından en fazla yararlanmayı başaran yayıncılık anlayışı da bu ikili baskı düzeninin sürdürülmesine alet olmaktan başka bir sonuca yol açmamıştır.Ülkemizde, insan hakları ve hukukun üstünlüğü anlayışının gelişmesi, çoğunlukla azınlık görüş ve direncinin kırılamaması sonucunda gerçekleşmek zorunda kalmış ve en kısa zamanda vaz geçilebilecek tavizler olarak görülmüştür. Ancak çok şükür ki, bu ümidi besleyenlerin kısa zaman algısı,  bazı politikacıların genellikle toplumun bile anlamakta zorlandığı bazı manevraları yoluyla, kendi ömürlerini aşan süreçleri kapsayacak biçimde uzamış ve geri dönüş çabaları şimdilik engellemiştir. Dolayısıyla, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyimi sürekli biçimde gerçekleşmiştir.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Bouquiniste/Sahaf I

Eski kitap satıcıları her zaman entelektüel kesimin ilgisini üzerinde toplar. Kuşkusuz herkesin ilgisi başka başkadır. El yazmalarına, sadece dini kitaplara, ilk yazmalara veya ilk baskılara ulaşmak isteyen sayısız meraklı vardır. Belki en asil tutkulardan biridir eski kitap düşkünlüğü.... Bir çok dilde eski kitap satıcılarının özgün isimleri vardır: Bizim çoğrafyamızda sahaf, Avrupa'da bouquiniste. Avrupa'da sadece Portekiz'de bizim gibi Arapça kökenli 'sahhaf' ismi kullanılmaktadır.
Matbaanın keşfinden önce kitaplar elle yazılır, bu işi, meslek edinen pek çok kişi bulunurdu. Bu eserlerin satıldığı sahaflar ilk olarak 14. yüzyılda Bursa'da, daha sonra başşehir olan Edirne'de ve nihayet İstanbul'da gerçekleşiyor. İstanbul'da ilk olarak Kapalışarşı'da pek çok sahaf dükkânı açılmış, daha sonra bunlar Beyazıt Camii avlusundan Kapalıçarşı’ya giden yol üzerinde toplanmıştır ki, bunlardan bir kısmı günümüzde de eski eserleri satmakta ve burası Sahaflar Çarşısı olarak bilinmektedir. Evliya Çelebi’nin Seyâhatnâmesi’nde 17. yüzyılda sahaf dükkanı sayısının 50, ulema hizmetinde bulunan sahaf esnafı sayısının ise 300 civarında olduğundan bahseder. Kapalıçarşı’daki sahaf dükkânları Birinci Dünya Harbinden sonra tamamen kapanmış, bunlardan bir kısmı Bâyezîd Camii avlusunda bulunan Sahaflar Çarşısına; bir kısmı da Bâbıâli Caddesi'ne taşınmıştır. Osmanlı döneminde sabit sahaf dükkânlarının yanında, gezgin kitap satışı yapanlar da vardır. Bu kimseler konak ve evleri dolaşarak kitap satarlardı. Aslında bugün de, bu işin meraklılarından geniş ilişkilere sahip olan bazıları, bulabildikleri nadir eserleri, yine "nadir" bulunan alıcılara ulaşarak yüksek fiyatlarla satmaktadır. Eski eşya veya eser toplayıcıların dünyası her yerde aynıdır. Söz konusu antika olunca, Londra, Paris ya da New  York, hiç fark etmez, her zaman  özel alıcılar  vardır ve üstelik çoğu durumda bu alıcılar arasında sıkı bir iletişim ağı mevcuttur.