Devletimizin, bilgi ve özgüvenin birlikteliğinden, oldum olası, hoşlanmadığını düşünürüm. Bilgi ve özgüven sahibi yurttaş, Devlet bakımından talepkâr ve iddialı bir tipe tekabül eder. Oysa Devletin kolaylıkla yönlendirmek için özgüvenli ama az bilgili, yani "cüretkâr" insana ihtiyacı vardı. Bu bakımdan Anayasalarda yazılan yurttaşlık tanım ve değerlerinin hiç bir anlamı yoktur.
Devletin özellikle bilgi karşısındaki korkusu olayları ele alış tarzındaki tutumundan kolaylıkla anlaşılır. Okumak için istenilen ortamı sağlamayı hep ihmal etmiştir. Örneğin, bütün kamu görevlilerine yazlık kamp yerleri tahsis etmeyi ihmal etmemiştir ama üniversite kütüphanelerine bile kitap, dergi alımı için bir bütçe ayrılmasını planlamamıştır. Bugün kamu üniversite kütüphanelerinin durumu gelişmiş ülkelerinkilerle mukayese edilmeyecek ölçüde içler acısıdır. Yine yıllardan beri bilimsel araştırma için istihdam ettiği araştırmacılara ancak yaşayabilecek miktarda ücret vermiş, araştırma konusu olarak bilimsel materyalleri sağlamayı da hep ertelemiştir. Kişisel kütüphanem benim alanımda tanıdığım kamu üniversitelerinkinden daha zengin durumdadır. Öğrencilerle ilişkisi de zaman zaman acayiplikler gösterir Devletin...
Sürekli bir denetim düşüncesiyle, kamu yayıncılığını desteklemiş ancak ortaya çıkan sevimsiz kitapları da (konu, yazar, kapak ve baskıyı kastediyorum) kimseye okutamamıştır. Kitap ve dergi yazarlarını gizli silahları olan saldırgan konumunda değerlendirerek kontrol altına almak istemiş, bu mümkün olmadığında da hapis ve/veya sürgün cezalarına çarptırmıştır.
Kamu kaynaklarını bir elini içinde tuttuğu büyük basına aktarmış, küçük şehirlerde yerel basının gelişmesini umursamamış, hiç bir şekilde desteklememiştir. Devletin bütün yayınlar karşısında genellikle "kamusal endişe" içeren bir tarafta konum almasının, resmi ideolojinin korunması kaygısının öne çıkarılması dolayısıyla aslında bunun çoğu zaman bu kaygıyı ciddiye almış görünen iktidar partisinin yandaşlığına teslim olmakla eş anlamlı olduğu hep gözden kaçırılmıştır. Kamu imtiyaz ve kaynaklarından en fazla yararlanmayı başaran yayıncılık anlayışı da bu ikili baskı düzeninin sürdürülmesine alet olmaktan başka bir sonuca yol açmamıştır.
Ülkemizde, insan hakları ve hukukun üstünlüğü anlayışının gelişmesi, çoğunlukla azınlık görüş ve direncinin kırılamaması sonucunda gerçekleşmek zorunda kalmış ve en kısa zamanda vaz geçilebilecek tavizler olarak görülmüştür. Ancak çok şükür ki, bu ümidi besleyenlerin kısa zaman algısı, bazı politikacıların genellikle toplumun bile anlamakta zorlandığı bazı manevraları yoluyla, kendi ömürlerini aşan süreçleri kapsayacak biçimde uzamış ve geri dönüş çabaları şimdilik engellemiştir. Dolayısıyla, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak deyimi sürekli biçimde gerçekleşmiştir.